İslam Ülkelerindeki Kadınların Başkaldırısı

Benim payıma düşen

Bir perdenin asılmasının benden aldığı gökyüzüdür

Benim payıma düşen terk edilmiş merdivenlerden inmektir ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette

Benim payıma düşen anılar bahçesinde hüzünlü bir gezintidir…

Füruğ (Yeniden Doğuş adlı şiirden)
Suudi Arabistanlı şair Hissa Hilal’in sesi

“(…) Fetvanın gözlerindeki kötülüğü gördüm. İyililiğin yasadışı sayıldığı bir dönemde… Gerçeği söylediğimde gizlendiği yerden vahşi bir hayvan dışarı fırlıyor. Kör, ilkel ve öfke dolu. Üstünde ölüm kıyafeti. İktidarı simgeleyen güçlü, resmi bir kurumun sözcüsü olarak vaiz verip barışı arayanların üstünde terör yaratıyor (…)”

Suudi Arabistan’da yetmiş beş milyon izleyicinin katıldığı Million’s Poet yarışmasında Hissa Hilal, “Şiirlerim pençelerini çıkartıyor” diyor. “Bana karşı olan aptalların önünde eğilmeyeceğim.” 

Hissa Hilal şiirleriyle bu yarışmaya katılırken, şeyhe, prense, aşirete övgüler düzen, aşk, kadınlar, develer ve atlar anlatan erkek şiirlerinin geçerli olduğu bir ortamda görmezden gelinip gelinmeyeceğinden hiç de emin değil. Ama öyle olmuyor, dikkatleri üstüne çekmeyi başarıyor ve büyük bir şiir ödülü alıyor.

Kendisiyle yapılan bir röportajda Arap kültüründe şiirin değerine ve önemine değiniyor. “Arap kültüründe şiir kutsaldır… İnsanlar yılda bir kez Pazarda toplandıklarında şiir ön plandadır. Arap dünyasından binlerce tanınmış şair gelip şiirlerini okur. Şiir bizim kültürümüzde müzik, ritim ve hayal gücüyle iç içe gelişir, büyüleyici imgeler yaratır.” (Wer hasst kommt nicht zur Ruhe, amnesty journal 26.7.2018)

Yazar Hilal üzerine yapılan belgeselde (Stefanie Brockhaus) bu ilginç kadın şairin başkaldırısını izlerken, sahnede erkek yarışmacıların ardından ürkek adımlarla yürüyen, gözleri bile görünmeyen, sadece sesi duyulan bu simsiyah çarşaflı kadının direnci karşısında şaşkınlığa düşüyoruz. Hilal’in köktendinci erkek dünyasını sorgulayan şiirleri o kadar eleştirel ki, kolaylıkla fanatizmin kurbanı olabilir. Ama baskılara ve tehditlere rağmen yarışmadan çekilmiyor, korkmadan sonuna kadar direnerek finale kalıyor ve ödül alıyor. 

Hissa Hilal bu şiir yarışmasına katılarak ödül kazanmasıyla Suudi Arabistan’da bir ilki gerçekleştiriyor. Şu bir gerçek ki eleştirilerini şiirle değil sözgelimi bir gazete yazısıyla gerçekleştirseydi sonu çoktan gelmişti. Ama edebiyatın, sanatın konumu belki de farklı. Bu direnişin devamı gelecek mi yoksa bu yarışma da sadece erkeklerin şovu mu, şiir söz konusu olunca biz kadınlara bile söz hakkı veririz şovu mu? 

“Kadınlar toplumun ruhudur”, “onları dışladığınızda bütün bir toplumun ruhunu da dışlamış olursunuz,” diyor Hilal. Belgeselde izlediğim bu ödül töreninde kara çarşafların ardındaki bu kadının sesinin milyonlarca kadına güç verdiğini düşündüm.

Hilal kendisiyle yapılan röportajda çocukluğundan beri şiir yazdığını anlatıyor. Bir gün ailesi şiirlerini kaleme aldığı defteri bulduğunda yakıyor. O dönemde yaşadığı şokun etkisiyle sonradan Aşiret şairi suçluyor adlı bir şiir kaleme alıyor. Şiiri bir dergide yayımlandığında ilk kez dilin gücünün bilincine varıyor. Dili baskılı bir ortamda büyük bir destek olarak yaşıyor. 

Hilal’in düşmanları da çok. Dışlanıyor, ötekileştiriliyor, dahası ölüm tehditleri alıyor. “Bana saldıranlar, nefret kültürünün bir parçası. Dini savunduklarını iddia ediyorlar ama bu çok yüzeysel bir bakış. Diğerlerinden farklıysan insanlar seni çok kolay ötekileştirebilirler. Ama özgür olma adına bunu sineye çekiyorsun…” (Wer hasst kommt nicht zur Ruhe, amnesty journal 26.7.2018)

Yaralarım Aşktandır oyununda Nazan Kesal.
Yaralarım aşktan mı yoksa erkek şiddetinin beni boğmasından mı?

Günümüzde kadınların sesi bütün dünyada, İslam ülkelerinde bile yükseliyor. Yaralarım Aşktandır oyununda genç yaşta bir trafik kazasında yaşamını yitiren kadın şair Füruğ’un hüzünlü öyküsünü izliyoruz. Füruğ Farruhzad geçen yüzyılda yaşamış ve İran edebiyatına damgasını vurmuş çok önemli bir şair.

İzlediğimiz oyunda otoriteler Füruğ’un hemen gömülmesine izin vermiyorlar. Çünkü yazarın yaşamında, şiirlerinde, duruşunda başkaldırı var. Otoriteleri böylesine hiçe sayan bir kadın yaşamı boyunca baş kaldırmayı başarabilmiş ama sesi, soluğu kesildiği bir noktada söz yine otoritelerde. Çünkü Füruğ gibi bir ‘kanı bozuk’ hiç kimseye örnek olmamalı, hiç kimseye cesaret vermemeli. Ne var ki otoritelerin gözden kaçırdığı Füruğ’un bedeni yok olsa da, gömülmesine izin verilmese de şiirleriyle yaşamını sürdüreceği. 

Düşünen de yaratan da erkeklerdir

Araftayız, yaşam ile ölüm arasındaki bir noktada. Bir ölünün gözünden Füruğ’un yaşamının çeşitli evrelerini Nazan Kesal’in usta oyunculuğundan izlerken “kadından şair olmaz” diyen kadın düşmanı bir toplumun içinde buluyoruz kendimizi. Kadın düşünmesini, yaratmasını, yazmasını bilemez ki şair olabilsin. Düşünen de yaratan da sadece erkeklerdir. Erkeklerin kadınlar için düşündüğü ve eyleme geçtiği bir dünyada ise kadına hiç yer yoktur. O kapanmaya, kapatılmaya, görünmez olmaya mahkûmdur.

Nazan Kesal, Füruğ’un öfkesini, hüznünü kimi kez şiir okuyarak, kimi kez anlatarak dile getirirken erkek egemen bir dünyanın içinde ölümle yaşam arasındaki sıkışmışlığı da çok çarpıcı bir biçimde sergiliyor. Bunda bir ölünün anlatımında odaklaşan fantastik kurgunun (yazar: Şebnem İşigüzel) ve ölüme gönderme yapan mezar ya da tabut çağırışımı uyandıran bir masanın ve beyaz ışıklarla aydınlatılmış sahne tasarımının da payı büyük (yönetmen: Berfin Zenderlioğlu). Nazan Kesal incecik beyaz giysileriyle ölüler dünyasına gönderme yaparak Füruğ’u canlandırırken hafifliği ve arınmışlığı simgeliyor. Füruğ uzaklardan farklı bir noktadan bakıyor onu hırpalayıp horlayan bu dünyanın çirkinliklerine. Şiir yazmasına karşı çıkan otoriter babası, çocuğunu elinden alan ve onun anneliğini sorgulayan eski kocası, onu baskılar altında tutmaya çalışan mollalara karşın erkeklerin kendisini ezip geçmelerine karşı çıkıyor; çektiği onca acılara rağmen dimdik ayakta duruyor, ne istediğini biliyor, sözünü sakınmıyor, erkekleri alaya almaktan da, onların zavallılıklarını açığa çıkarmaktan da hiç çekinmiyor. Hiç durmadan üretiyor, şiir yazıyor, bir çocuk evlat ediniyor, âşık oluyor. Kimsenin kendisini ve sanatını küçümsemesine izin vermediği gibi kadınların attığı her adımın kontrol altına alındığı zor ve baskıcı koşullara karşın yaşamını dilediğince biçimlendirme tutkusundan da hiç ödün vermiyor. 

Ataerkilliğin leş kokusundan arınma

Furuğ’un toprağa verilmeyi bekleme sürecinde kova kova sularla ölü bedenini yıkaması yaşanan bütün adaletsizliklerden, baskılardan, çirkinliklerden arınmaya gönderme yapıyordu. Kendini arındırma din adına dehşet saçan ataerkilliğin pisliklerinden arınma anlamına geliyordu. Kadınların pırıl pırıl, tertemiz bir dünyada yeniden doğma ve sıfırdan başlama özlemini dile getiriyordu. Acaba baskıların olmadığı daha adil bir dünyada Füruğ gibi yetenekli bir yazarın yaşamı, şiirleri nasıl gelişecekti? Öte yandan Füruğ genç yaşta bir kazada hayatını yitirmeseydi, yaşamı baskıların ve zorbalığın hiç azalmadığı bir ortamda nasıl gelişecekti? Ya da bugün yaşasaydı neler yaşayacaktı?

Şiddeti de ölümü de yenen dilin gizilgücü

Fas asıllı yazar Saphia Azzeddine’nin kara mizah romanından Köln Keller Theater’da sahneye uyarlanan (Uyarlayan: UlrikeJansen) ve ödül alan oyunu Bilquiss (Belkıs), kadınların görünmez olduğu bir ülkede görünür olmak mücadelesi veren bir kadının öyküsünü anlatıyor. Belkıs, Hissa Hilal ya da Füruğ gibi bir şair değil ama dilin gücüne inanan ve yaşadıklarını sorgulamaktan çekinmeyen genç bir kadın. 

Bu da ona pahalıya mal oluyor çünkü ölüm cezasıyla yargılanıyor. Belkıs taşlanarak öldürülecek. Suçu, ezan saatini kaçıran sarhoş müezzine ezan okuyarak ders vermek, şiir okumak, topuklu ayakkabı giymek, makyaj yapmak, dahası patlıcan türü ahlaka aykırı sebzeleri bahçesine ekmek. Kendisine yönetilen absürt suçlamalar zaman zaman izleyiciyi güldürür gibi olsa da, gülme duygusu oyunun sonuna doğru boğazımızda takılıp kalıyor. Belkıs’a ölüm cezası vermek zorunda kalan yargıcın yaşadığı iç çatışmayı, Amerikalı gazetecinin çaresizliğini üç kadın oyuncu okuma tiyatrosuna yaklaşan bir minimalizmle canlandırıyorlar. 

Namus bekçilerine karşı

Belkıs mahkemede kendini savunurken namus bekçilerinin iki yüzlülüklerini ve ahlaksızlıklarını bir bir yüzlerine vuruyor. İçindeki insancıllığı bastırmak zorunda kalan yargıç Belkıs’ı ölüme göndermek zorunda kalıyor, çünkü öyle bir mahalle baskısıyla karşı karşıya ki başka türlü davranması mümkün değil. Ne var ki Belkıs’ın erkek dünyasına başkaldırısını dile getiren sözleri bir bıçak gibi saplanıyor insanların yüreklerine. Dil ölümü de yenen bir silaha dönüşerek belki de bir gün kadınların kolay kolay yok edilmeyeceği bir dünyaya gönderme yapıyor. Bir umut mu? Belki tıpkı Hissa Hilal’ın ya da Füruğ’un şiirlerindeki ışık gibi.

İnternet kirliliği

Bu yazımın kısa versiyonu Cumhuriyet’te çıktığında Kumpas haber web sitesinde adım verilmeden sözüm ona bir redaksiyondan geçerek yazım olduğu gibi yayımlandı. Adımın yazılmaması bir yana yapılan redaksiyon çalışması da çok şaşırtıcıydı. Uyarıma rağmen hiçbir şeyin değiştirilmemesi ise çok yadırgatıcıydı. Redaksiyon çalışmasında Dil sözcüğüne lisan, ölüme vefat denilerek ve günlük dilde kullandığımız bütün sözcükler Arapça sözcüklerle değiştirilerek büyük bir yenilik mi yapıldığı sanılıyor acaba? En şaşırtıcısı da metindeki bütün kadın sözcüklerinin hepsinin bayan’a dönüştürülmüş olmasıydı. Bu konu toplusal cinsiyet açısından tam bir karacahilliği sergilediğinden sözü “Tabular ve Kadın” yazı dizisindeki (Radikal) açıklamama bırakıyorum: “Son yılların ilginç bir gelişimi de günlük dilde çok sık kullanılan ‘bayan’ kavramı. Bayan aslında tıpkı bay gibi bir unvan, yani bir seslenme biçimi olmasına karşın, kadın yerine kadını tanımlamak için kullanılıyor. Erkeklerden söz edilirken bay denmiyor ama kadınlardan bayan diye söz ediliyor. Bunun da nedeni kadın demeyi cinselliği çağrıştırdığından ayıp olarak görmek. İyi de neden ‘erkek’ sözcüğü hemen cinselliği çağrıştırmıyor da ‘kadın’ sözcüğü cinselliği çağrıştırıyor? Neden kadına kadın demek ayıp oluyor? Kuşkusuz bu düşüncenin de ardında kadını kendi kişiliği olan bir birey olarak değil de erkeğe bağımlı bir cinsel varlık olarak gören bir bakış var. Eğer bu bakışa karşı bir duruşumuz varsa, kavramları da sorgulamamız gerekiyor.”

1.Hilal Hissa…Direniş Suudi Arabistan

2.Füruğ Yaralarım Aşktandır…İran

3. Dilin ölümü yenen bir silah olması …. SaphieAzzedine


Bu yazı TEB Oyun Dergisi’nin 44-45. sayısında yer almıştır.


Bu yazıyı yer işaretlerinize eklemek ister misiniz?

Zehra İpşiroğlu

Yazar Hakkında /

Yorum yap

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın