Manuela Infante’yle İnsan Olmayana Dönüş

Güç, statü, ayrıcalık, insan olma spektrumu, insan, biraz insan, daha az insan, ucube, hayvan, bitki, inorganik madde, mantarlar, taşlar… Biz yüzde kaç insanız? Etik ya da politika deyince aklımıza ne geliyor? Yaşadığımız düzene dair neleri artık daha fazla sorgulamıyoruz? Zihnimizde köhneleşmiş ve artık gerçekliğe eşlik etmeyen hangi kavramlar var? Bir arada daha iyi yaşayabilmek için nasıl fikirlerimiz var? İnsan merkeziyetçi olmayan ne demek? Feminizmin görsel-işitsel medyadaki rolü kadınları daha görünür kılıp onların hikâyelerini daha fazla anlatmak mıdır? Peki, ekolojik düşünce bize nasıl yardım edebilir? Hümanizmden mezun olmanın vakti gelmiş olabilir mi? Peki, nesnelerin failliğinden söz edebilir miyiz? Taşların, eşyaların, bitkilerin, hayvanların aktörlüğü ne demektir? Üstelik bu sorudaki aktör kelimesinin tiyatroyla hiç bir alakası yok. Ne tür hikâyeleri hangi yapılarda anlatıyoruz? Bir avcı-kahramanın hikâyesi ne demek? Toplayıcı hikâyeler anlatmak hangi ezberleri bozabilir?

 Akademinin veya siyasetin sert duvarlarından çıkıp, her an hepimizin üzerine konuşabileceği kavramlara dönüşmesi gereken etik ve politika kavramlarının atfedilmiş anlamlarına sıkıştığımız, bu anlamların yaşadığımız gerçekliğe artık daha fazla eşlik etmediği ve tabiri caizse ellerimizin bomboş kaldığı zamanlardan geçiyoruz. İnandığımız, artık sorgulamadığımız ve hatta neredeyse dokunulmaz olarak nitelediğimiz bu kavramlar, gittikçe anlam yitimine uğrayıp işlevselliğini yitiriyor. Etiğin temelde cevabını aradığı “nasıl yaşamalıyım?” sorusuna insan aklımızca verdiğimiz “makul cevaplara uyabilme iradesinigösterebileceğimizi düşünüyoruz. (Balanuye, 2022) Çetin Balanuye Naturans Yeni Etik Politik adlı kitabında, ilk yanılsamamızın insanı kavramsallaştırırken insana özel olduğu düşünülen rasyonel bilincin etkisinin abartılması olduğunu söylüyor. Aristoteles’in “insan rasyonel bir hayvandır.” sözündeki vurguyu yüklemden çok sıfata yaparak etiği sadece insanla olanaklı bir sorgulama alanına dönüştürdüğümüzden bahsediyor. Ve böylelikle dünyayı algılayış biçimimizin, insanın dışında kalan her varlığı edilgen kılarak dünyamızı bir “fayda maksimizasyonu makinesine” dönüştürdüğünü ifade ediyor. (Balanuye, 2022) Bu durumun doğal sonuçları olarak da sömürgeciliğe, faşizme, türcülüğe, sözde demokrasilere, ekolojik tahribata, yoksulluğa ve benzeri türlü felakete uzanan bir dünyaya kendi kendimizi maruz bırakıyoruz. Bu noktada günümüz entelektüel dünyasının neden insan merkeziyetçi olmayan çalışmalara doğru yöneldiğine şaşıramıyoruz. Bu tarz çalışmaların temel fikri insanın evrendeki her şeyin merkezinde olduğu algısını etkisizleştirmek. 

Peki, insan merkeziyetçi olmayan düşünce sadece bir tür ilham kaynağı veya itici güç olmaktan çıkıp tiyatronun dolanıklığına girdiğinde tıpkı iki maddenin bir araya geldiklerinde artık o iki maddenin de eski hallerinden eser kalmayacak şekilde tepkimeye girmesi gibi, bizlere yeni dramaturjilerin, yeni anlatım biçimlerinin ya da yeni sanatsal dillerin kapısını aralayabilir mi?

Tam da bu sorulara cevaplar arayan iyileştirici bir oyun izledim. Beykoz Kundura’nın yenilikçi ve uluslararası yaklaşımının İstanbullu seyirciye bir diğer katkısı olan Şilili oyun yazarı ve yönetmen Manuela Infante’den Taşa Nasıl Dönülür? Yönetmenin tanımıyla insan merkeziyetçi ve antroposentrik olmayan, başrole kimseyi ya da hiç bir şeyi koymayan, benim fikrimce rizomatik düşüncenin (1)  performansın her öğesine katman katman yedirildiği, etik ve politik anlamdaki söylemlerinin alışılmadık fakat aynı zamanda bir o kadar günümüzde geçerli ve yerinde olduğu bir oyun. Ve bu söylemlerin verdiği ilhamla yapılan rejisel ve dramaturjik tercihlerin aynı kanı paylaştığı da çok aşikâr. 

Bana öyle geliyor ki; Manuela Infante, seyirciye tüketeceği ya da alımladıktan sonra kendi iç dünyasında bir tür netleşme yaşayarak salondan ayrılacağı türden bir malzeme vermek yerine seyirciye “içinde bulunduğumuz bu karanlığı önce yakından tanı ve artık yüzleş” diyor. Yönetmenin asıl odağı her ne kadar etik ve politik alanlar olsa da bu alanlara yaklaşımı “Nasıl daha iyi yaşarız?” sorusuna alternatif cevaplar sunmak ya da önermelerde bulunmak ve bunu seyircinin tüketimine sunmak değil. Çizgisel ve doğrusal olamayan ve zaten karmaşıklık içeren dünyamıza ait konuları yine aynı anlayışla metin- ses- oyuncu gibi bileşenleri iç içe geçen bir şekilde kullanarak rizomatik bir dramaturji anlayışıyla sahneye koymak. Şahsen oyun bitiminde alımlamamın satın alınmış bir düşünce ya da hissiyatın geçici şefkatli kollarına bırakılmamış, tam tersi düşün dünyamın karanlık, kaotik ama düşüncelerimin kendi kendini doğurma ihtimallerinin yaratıldığı, bereketli bir dünyaya bırakıldığını hissettim. Bu anlamda yönetmenin dişil bir yaklaşımı olduğunu ve belki de gerçekten feminist tiyatronun aslında böyle bir şey olabileceği düşüncesiyle bol okumalı ve araştırmalı günler geçirdim. İçime düşen bu düşünsel tohumlar, bir de asla tesadüf olmadığını düşündüğüm Eylem Ejder’le tanışıklığımın da bu günlere denk gelmesi, kendisinin ekoloji odaklı do,laş,mak adlı sunum-performansını Gaziantep Tiyatro Festivali’nde izlemem ve sohbetlerimiz benim bu zamana kadar hep teknoloji üzerinden okuduğum posthümanizmi etik, politika, ekoloji, antroposen, feminizm, kolonyalizm gibi alanlar üzerinden okumama bir fırsat olup, bu düşünce tohumlarını güzelce suladı. 

Bu alanlara uyanan merakımı Infante’nin tiyatrosunu araştırmak takip etti. Tüm bunların sonunda da kendisinin tıpkı akademik bir makale yazarcasına sahneye koyduğu oyunların arka planındaki felsefi ve sosyolojik temelleri, bunlar karşısında hem benim düşüncelerimi hem de Infante’nin yaklaşımlarını oyunlarından aldığım ilhamla yine rizomatik bir anlayışla başlangıç noktası ve varılması gereken bir nokta olmadan okuyucuya sunmaya çalışan bu yazı ortaya çıktı. Bu incelemenin belki yine biraz kaotik ama kendi özgürlüğünde, düşünebilen bir yazı olmasını umuyorum.

Infante’ye ve Oyunlarına Bir Bakış

Manuela Infante-Fotoğraf: Danny Willems

Manuela Infante önce Şili Üniversitesi’nde Tiyatro daha sonra Amsterdam Üniversitesi’nde Kültürel Çalışmalar okumuş. Dolayısıyla felsefe, sosyoloji, eleştirel teori gibi alanlarla içli dışlı olarak bir yandan da hayatı boyunca hep müzik yapmış bir oyun yazarı ve yönetmen. Eserlerini insan merkeziyetçi ya da antroposentrik olmayan tiyatro olarak tanımlıyor ve ötekiyi, bitkileri, nesneleri ya da maddeleri yani insan olduğumuz yerden anlama imkânımızın olmadığı, konuşamadığımız ve bizlerin sorularına cevap verme olasılıkları olmayan “şeylere” tiyatrosunda yer veriyor. Bunu yaparken de derdi yalnızca insan olmayanı sahnede görünür kılmak değil genel anlamda tiyatroyu insan merkeziyetçilikten çıkaran bir dil bulmak. (BeykozKundura 2022)  Ayrıca tiyatroyu kendi sözleriyle “felsefe yapmanın evcilleştirilmemiş bir biçimi” olarak gören Infante, oyunlarıyla bizlere tiyatronun posthüman düşünceyi keşfetmek için nasıl bir laboratuvar işlevi görebileceğini gösteriyor.

“Avcının Hikâyesini Anlatmayı Nasıl Bırakırız?”

“…kuramcıların sözünü ettiği toplum, bu uygarlık, besbelli onlarındı; ona sahiptiler, ondan memnundular; sapına kadar insandı onlar, vuruyor, sokuyor, parçalıyor, öldürüyorlardı. İnsan olmak arzusuyla, olduğuma dair bir ipucu aradım ben de; ama insan olmanın yolu bir silah yapıp can almaktan geçiyorsa, belli ki ben ya son derece defolu bir insandım, ya da insanlıktan hiç nasibimi almamıştım… şimdi sessiz sessiz otur da, biz Kahraman Erkeğin Yükselişi Öyküsüne devam edelim.”

-Ursula K. LeGuin- Çuval Kuramı ve Kurgu

Antropolog Elizabeth Fisher, Kadın’ın Yaratılışı adlı çalışmasında, ilk kültürel aracın mızrak gibi bir tür şiddet aracından çok, muhtemelen yabani yulaf tohumlarının doldurulacağı türden bir çuval, kese veya çanta olabileceği argümanını ortaya attı. (Burgan, 2015) Bu argümanı odağına alarak Ursula K. LeGuin “Çuval Kuramı ve Kurgu” adlı denemesinde paleolitik, neolitik ve tarih öncesi dönemlerde insanların yüzde 65 ile 80 oranında toplayıcılık yaparak beslendiklerini, yalnızca kutup bölgesindeki insanlar için etin hatırı sayılır bir yeri olduğunu söylüyor. Ve toplayıcılıkla karnını doyurabilen insanın buna haftada yalnızca 15 saatini harcadığını ve bu zaman bolluğu yüzünden bazı insanların “şöyle bir dolanıp mamut avlamaya karar vermiş” olabileceği gibi nüktedan bir argümanla devam ediyor anlatımına. Bu canı sıkılan avcılar ellerinde ölü bir hayvan ve ceplerinde bir hikâyeyle evlerine geri döner ne var ki buradaki asıl dönüm noktası et değil, vahşi hayvanla mücadele etmiş ve sonunda o mızrağı o canavarın kıllı göğsüne saplayarak kahraman olmuş avcının hikâyesinin doğuşuydu diyor. Dolayısıyla mızrak gibi büyük, uzun ve sert bir aracın tarihe geçmesinin sebebi onunla yazılacak hikâyenin çok daha adrenalini yüksek duyguları uyandırabileceği türden ve erkek egemenliğine dayalı olmasıdır. (LeGuin, 1986) Bu durum, kahramanlık, kurtarıcılık gibi özelliklerin mızrak, avcı ve şiddet ile ilişkilendirilmesine, şu an ana akım medya dâhil olmak üzere hep aynı, kahraman avcının hikâyesini dinlememize yol açtı. Sopalar, mızraklar, kılıçlar gibi o uzun ve sert şeyler hakkında dinlemediğimiz hikâye kalmadı ama içine bir şeyler konulan şeyin, çuvalın hikâyesini hiç dinlemedik. Bu yüzden de Ursula, “Bu benim hikâyem değil, bu onun hikâyesi.” diyor. (LeGuin, 1986) Öldürerek kahraman olmayı anlatan adrenalini yüksek de olsa aslında bize hep aynı hikâyeyi anlatan avcı hikâyelerinin yerine, artık içine besleyici çeşit çeşit yiyeceklerin, tohumların, bitkilerin, belki çiçeklerin konulduğu, bir yerden bir yere taşımayı kolaylaştıran, koruyan, saklayan ve paylaşmaya yarayan en önemlisi yaşamı hatırlatan çuvalın hikâyesini, yani toplayıcı hikâyeleri anlatma vakti gelmiş olabilir.

Bu incelemeyi yazarken oldukça yararlandığım Beykoz Kundura’nın YouTube kanalında yayınladığı Masterclass’da Manuela Infante, LeGuin’in bu teorisine odaklanarak feminist bir oyun yazarlığı oluşturmanın önemli olduğunu ve esas devrimci olabilecek olanın sadece içeriksel olarak kadınların istismar hikâyelerini daha çok anlatmaktan değil, anlattığımız hikâyelerin yapısal olarak formunu dönüştürmekten geçeceğini söylüyor. Bu tarz bir oyun yazarlığına ancak “Avcının Hikâyesini Anlatmayı Nasıl Bırakırız?” gibi bir sorunun etrafında dönerek başlayabileceğimizi ve feminist tiyatronun, insanı merkezine almayan bir anlayışla yeni bir dil icat etmek olduğunu söylüyor. (BeykozKundura, 2022)

Yüzde Kaç İnsanız?

“İnsan genomlarının bedenim dediğim dünyevi alanı işgal eden tüm hücrelerin sadece yüzde 10’unda bulunabilmesi gerçeğini seviyorum; hücrelerin diğer yüzde 90’ı bakteri, mantar, protist ve benzeri genomlarla doludur, bunların bir kısmı hayatta kalabilmem için gerekli olan bir harmonide çalıyor, diğerleriyse yolculuğun tadını çıkarıyor. Bu küçük arkadaşlarım sayıca benden çok daha kalabalık. Diğer bir deyişle bu küçük arkadaşların varlığı beni insan yapıyor. Bir olmak her zaman birçoklarıyla birlikte olmaktır.”                                                                   

 -Donna Haraway- Türler Buluştuğunda

Protagoras’ın “İnsanoğlu her şeyin ölçütüdür” ifadesi insanı ve erki merkeze alıp geri kalan diğer her şeyi bu merkezin dışında bırakan ve insana yaşam piramidinin en üst noktasındaki tahtı kendinden menkul bir şekilde bahşeden bir anlayışın sembolü gibidir. (Ağın 2020) Posthüman kavramı tam da bu tahtı, yani insanın kendini tüm evren içinde her şeyin referansı saymasını eleştirir. Oysaki insanı tanımlarken alabileceğimiz tek referans tüm evren içinde insanın da yalnızca bir başka biyolojik tür olmasıdır. Dışlamayı reddeden, çoğulcu ve kapsayıcı bir anlayışla, insanın evrendeki tek ölçüt olmadığı gibi, tek bir tanımının da olamayacağı, insanın aslında açık bir kavram olduğunu söyler posthümanizm. (Ağın 2020) Çalışmalarında biyoloji, sibernetik, politika, feminizm, post-kolonyalizm gibi alanları yine insan merkeziyetçi olmayan bir bakış açısıyla bir araya getiren Donna Haraway, Türler Buluştuğunda (When Species Meet) adlı çalışmasında, insanın biyolojik yapısının kendi içinde türler arası bir ilişki olduğunu anlatıyor. İnsan vücudunun yüzde 90’ı gibi çok ciddi bir oranının diğer türlerle aynı genomları paylaştığını, insanlığın kendisinin bile insandan oluşmadığını anlatıyor. Yani kendisinin de deyimiyle “Biz hiçbir zaman insan olmadık.” Vücudumuzun sadece yüzde 10’luk kısmı insana özel genomlar taşırken, biz kendimizi doğadan ve doğal olandan ayrıksılaştırarak sadece kültürle tanımladık ve medeniyetin ancak bu şekilde gelebileceğini düşünen bir insanlık konsepti inşa ettik. Doğal olana ehlileştirilmesi gereken, vahşi, saldırgan gibi negatif anlamlar yüklerken rasyonel olana ve kültüre abartılmış bir vurgu yaptık. Yazının başına tekrar vurgu yapacak olursam “İnsan rasyonel bir hayvandır.” (Balanuye, 2022) 

Taşa Nasıl Dönülür?-Fotoğraf: Marcos Rios

Bu konunun bir diğer yüzü de insanlığın sadece diğer türleri dışlamakla kalmayıp, insan kavramını neredeyse bir spektrumun ortasına oturtup bir ucu en insan, diğer ucu en az insan olarak atfederek aslında her birimizi, gücü elinde bulunduranın yanında dezavantajlı olarak tanımlaması. Sınıfçılık, ırkçılık, cinsiyetçilik, milliyetçilik gibi çıktıları olan bu durumla ilgili bir başka destekleyici örnek olan WEIRD (Western, Educated, Industrualized, Rich and Democratic) adlı konseptten bahsetmek isterim. Joseph Henrich tarafından icat edilmiş WEIRD konsepti, psikoloji ve sosyal bilim araştırmalarında kullanılan kişilerin neredeyse hepsinin “Batılı, Eğitimli, Endüstriyel, Zengin ve Demokratik” olarak tanımlanacak özneler olduğunu, bu araştırmaların bunun dışında kalan diğer özneleri dışlamasına rağmen sanki bu araştırmaların sonuçları insanlığa ait birer hakikatmiş gibi sunulduğundan bahsediyor. Üstelik bu özneler dünya popülasyonunun yalnızca yüzde 5’ini temsil ettiği halde. Tam da bu nedenle posthümanizm, bize “hangi insan?” sorusunu etnik köken, din, ırk, cinsiyet, sınıf gibi unsurların yalnızca biri açısından değil hepsi için sorar. (Ağın, 2020) 

Tarih boyunca bazı insanların bazı insanlardan “daha insan” sayılmasına en iyi örneklerden biri ‘freak show’ adıyla tarihe geçmiş, engelli bireylerin sahneye çıkarılıp bir gösteri malzemesi olarak kullanılması olabilir. Bu eğlence malzemesi fikrine yakın başka bir örnekse 1850’lerde, Avrupalıların diğer kıtalara ziyaretlerinden toplayıp getirdiği egzotik ya da vahşi olarak tanımladığı insanların lunaparklarda sergilenmesiyle ortaya çıkmış insanat bahçeleridir. Infante 2014 yılında tarihteki bu insanat bahçeleri gerçeğini alıp günümüze taşıyan Zoo (Hayvanat Bahçesi) adlı bir tiyatro oyunu sahnelemiş. Infante ve ekibi bu yerli kabileye Sulpmanlar adını verdikleri yapay bir ad, dil, tanrılar uydurmuş ve sahneyi çağdaş bir insanat bahçesi haline getirerek onları tiyatro sahnesinde sergilemiş. Oyunda bir grup kâşif çıktıkları yolculukta çoktan neslinin tükenmiş olduğu düşünülen Sulpmanların son üyelerine rastlar ve onları yaşadıkları bölgeden getirip, bir belgesel tiyatro mantığıyla seyirciye sunar. Oyun boyunca Sulpmanları absürd bir dille tanıtan bilim adamlarının amacı ironik bir şekilde aslında onların dilini ve kültürünü korumaya çalışmaktadır. Fakat oyunun devamında seyirci aslında Sulpmanlar’ın hayatta kalmaya çalışırken geliştirdikleri en önemli özelliğin başkalarını taklit etmek olduğunu anlar ve bir noktada sahnede bilim insanları olarak gördüğümüz karakterlerin aslında onları taklit eden Sulpmanlar olduğunu ve gerçek bilim insanlarını esir aldıklarını fark ederiz. Infante, sömürge tarihinin mizahi bir parodisini ve aynı zamanda tiyatronun doğruyu ne kadar söyleyebileceğini gündeme getirirken belgesel tiyatroyu da eleştiriyor. Üstelik bu oyunun Almanya’daki bir tiyatro tarafından ısmarlanmış bir eser olması da oldukça manidar. (BeykozKundura, 2022) Oyunun odaklandığı bir diğer konuysa “taklit (mimesis) hayatta kalmak için bize nasıl yardımcı olabilir?” sorusu.

Yönetmenin bir diğer oyunuysa yapısal anlamda bitkileri taklit eden Estado Vegetal (Bitkisel Hayat). Infante’nin kendi sözleriyle “bitki temalı değil, merkezine bitkileri taklit etmeyi alan bir eser.” Bu oyunda Infante bitkilerin dünyasına ait dallanma, derin zaman, biçim değiştirme, kesildiği yerden yeniden büyüyebilme gibi bir takım prensipleri alıp bunları oyundaki ışık tasarımı, zaman, mekân, oyunculuk gibi bileşenlerin ilkesi haline getirmiş yani eserin nasıl davranacağını bitkilerin davranış prensipleri belirlemiş. Örneğin, bitki âlemine ait bir davranış biçimi olan dallanıp budaklanma özelliğinden ilhamla oyundaki karakterlerin ve durumların da dallanıp budaklandığı, bir olayın başka bir olayı çağırdığı, her yere doğru genişleyen bir yapıda kurmuş oyunu. Oyunda, bir orman yangınında ağaca çarpan bir motosiklet sürücüsünün bitkisel hayata girmesi konu ediliyor. Fakat kaza sırasında veya öncesinde neler olduğu seyirciye sunulmuyor. Yani yönetmen sahnede olayların ardı ardına geldiği, bir orman yangınının çıkıp oradan kaçmaya çalışan bir sürücünün kan, ter ve endişe içinde bir ağaca çarpıp, daha sonra hastaneye götürülmesini, orada bin bir uğraş sonucunda kurtarılamayıp bitkisel hayata geçmesini, yani adrenalini yüksek bir hikâyeyi bize sahnede göstermek yerine bize bitkisel hayata geçtikten sonrasını, kendi deyimiyle yine “dallanıp budaklanan bir yapıyla” anlatmış. Başka bir deyişle LeGuin’in “Çuval Kuramı ve Kurgu” denemesindeki “Avcı Türü’’ dediği bir hikâye anlatmaktan kaçınmış. (BeykozKundura, 2022)

Fotoğraf: Marcos Rios


Taş’ın ağzı dili olan oyun: Taşa Nasıl Dönülür ?

“Madde hisseder, konuşur, acı çeker, arzular, özler ve anımsar.”

-Karen Barad 

“Bir taş bile kendi tarzında hisseder ve belirli duygulanımları deneyimler.”

 -Giordano Bruno

“Yaşayan şeyler doğar ve gelişir. Büyürler, serpilirler. Taş doğmaz, oluşur. Büyümez, yığışır. Tabakalar halinde her şeyin arşivini tutar.”

-Manuela Infante- Taşa Nasıl Dönülür

Yeni Materyalist ve posthüman düşüncenin inşa edilmiş dünyamıza dair ikilikleri sorguladığından bahsettik. Bu ikiliklerden bir diğeriyse özne- nesne ikiliği. Nesnelerin toplumsal olayları şekillendirmedeki rolü üzerine düşünen sosyolog Bruno Latour, nesneleri de sosyal yapının birer parçası olarak kabul eden bir teori ve araştırma yöntemi olan Aktör Ağ Teorisi’ni ortaya atmıştır. (Latour, 2005) Peki yaşadığımız olaylar üzerinde nesnelerin failliğini düşünmek bize tiyatroyu insan odaklı olmaktan çıkarmada nasıl yardımcı olabilir? Bir taş sadece bir taş mıdır yoksa tüm insanlığın üzerinde kaydı olan bir tür insanlık arşivi midir aslında? Hilti tek başına basitçe bir darbeli matkap mıdır yoksa tüm dünyada maden işçilerinin yaşadıklarının bir faili olarak tanımlanabilir mi?

İnfante bu sefer de merkezindeki taşla bağlantılı olarak, jeolojik birtakım ilkelerin içerik ve yapıyı belirlediği bir oyunla karşımıza çıkıyor. Taşa Nasıl Dönülür? taşı temsil eden bir oyundan ziyade taşı taklit eden bir oyun. Taşın bize hatırlattığı en derin yaralarımızdan biri olan maden işçileri meselesi yine tıpkı bir taşın katmanlarını tek tek kaldırırcasına, jeolojik prensipleri baz alan bir yapıyla formülize edilip sahneye konulmuş. Konu oyundaki rejisel tercihlere geldiğinde de aynı şekilde jeolojik ilkelerden yararlanıldığını görebiliyoruz. Örneğin, oyunda ayrı bir aktör gibi çalışan ses, loop station gibi bir ses teknolojisinin kullanımıyla birlikte polifonik çokluklarla oynayıp bir ses döngüsü yaratarak, bize katmanlaşma, tortulaşma ve yığılma gibi ilkeleri hatırlatıyor. Ya da projeksiyon kullanımıyla oyun metninden bazı bölümlerin kimi zaman yamuk, kimi zaman birbirinin üzerine yığılan veya dağılan formlarda yazıldığını görüyoruz.

Fotoğraf: Marcos Rios

Benim düşünceme göre Infante, sanki taş ile ilgili serbest çağrışımlarından bir ağ gibi yayılan düşünce haritası çıkarmış ve sonra bu düşünceleri yine taşlar gibi oyunda doğru noktalara yerleştirmiş. Infante’nin bu ağ gibi yayılan düşünce haritasında bu yazıya sığamayacak kadar çok ilişkilendirme var. Taşı hafızayla, erozyona uğrayan hafızayı da işçilerin yaşadığı gerçeklerin unutturulmasıyla ilişkilendirmekten tutun da hilti ya da çekiç gibi madene ait nesnelerin işçilerin organlarından birine dönüşmesine kadar. Ama aklımda en çok yer edeni sanıyorum ki şu oldu: “Taş isabet etmesi acıtır çünkü birikmiş tarih isabet etmiştir bize.” Tüm bu çağrışımların etrafında dönen oyunun yapısı bir tür yayılma hissine sahip, buna ben kendimce rizomatik dramaturji adını koydum. Bir başlangıç noktası yok ve belirli bir noktaya gitmiyor, her yere gidiyor ve yayılıyor. Dolayısıyla bu tarz bir yapıyla daha çok kavramsal sanat gibi tanımlanabilecek, olayların yoğunluğunda fikirlerin kaybolmadığı oyun, yönetmenin de dediği gibi tıpkı bir makale gibi çalışıyor.

Şili bakır anlamında zengin bir ülke ve uluslararası birçok şirketin çalıştırdığı bakır rafineleri var. Oyunda defaatle bir mantra gibi tekrar edilen “içi yemyeşil olmuştu” gibi bir söylem vardı. İnfante bir röportajında bunun sebebinin maden bölgelerinde kaybedilen maden işçilerinin ağır metaller yüzünden, öldükten sonra içlerinin neredeyse taşlaşması ve yeşile dönmesi olduğunu söylüyor.(Barba, 2022) Rosi Braidotti’nin dediği gibi insan kavramı her zaman güç ilişkileriyle ilişkilendirilmiştir. Infante, bu durumun kaçınılmaz sonucu olan sömürü meselesini temsil etmeden, madenciler adına konuşmadan ya da onları bir belgesel tiyatro mantığıyla sahneye davet edip alan tanıma gibi bir kibirden uzak, sadece oyunun yapısını taşa dönüştürerek sorguluyor. Yani politik bir meseleyi ifade ederkenki etiksel soru işaretlerini sahnede yeni bir estetik dil yaratarak göğüslüyor.

Tıpkı makinenin işlemeyen bir parçasının tüm sistemi çökertmesi gibi, yaşadığımız bu dönemde içimizde ve dışımızda insan merkeziyetçi tüm parçalarımızın bakım onarım ve yeniden tasarlanmaya ihtiyacı olabilir. Fakat bu ihtiyaç yine insanlığın iyiliği için olan bir iyileştirme ve “fayda maksimizasyonu makinesi”nin dişlilerini keskinleştirecek şekilde değil, kapsayan, içine alan, homojen, merkeziyetsiz ve daha dişil bir alandan yapılabilir. Donna Haraway’in sözünden hareketle eğer biz hiçbir zaman insan olmadıysak peki tiyatro ne zamandan beri insan?

Dipnot:

1.Gilles Deleuze ve Felix Guattari tarafından geliştirilen rizom ya da köksap kavramı, herhangi bir noktayı başka bir noktaya bağlayan doğrusal olmayan bir ağı anlatır. Oluşa, farklılıklara ve yatay yayılmaya dayalı bir düşünme modelidir. (Deleuze, Guattari,1980)

Referanslar:

Ağın, Başak (2020) Posthümanizm Kavram, Kuram, Bilim-Kurgu (Siyasal Kitabevi)

Balanuye, Çetin(2022) Naturans 2: Yeni Etik Politik (Ayrıntı Yayınları)

Barba, Güneş (2022)“Şili’den bir soru: ‘Taşa Nasıl Dönülür?’” (Gazete Karınca) https://gazetekarinca.com/siliden-bir-soru-tasa-nasil-donulur/

BeykozKundura. (2022, Eki 5). CLASE MAGISTRAL – MANUELA INFANTE [Video]. YouTube. https://youtu.be/aIakvJZzJyw

Burgan, Ezgi (2015) “İlk kültürel gereç çuval ise: Erkeklik ve et yemenin kesişimselliğinde bilimsel anlatıların kuruluşu” Fe Dergi 7, no. 2  35-47.

Deleuze,Gilles Guattari, Felix  (1980) A Thousand Plateaus Capitalism and Schizophrenia

(University of Minnesota Press)

Haraway, Donna (2008) When species meet  (University of Minnesota Press)

Latour, Bruno (2005) Reassembling the Social: An Introduction to Actor-Network-Theory (Oxford University Press)

LeGuin, Ursula K. (1998) Kadınlar Rüyalar Ejderhalar (Metis Yayınları)

Simondon, Gilbert (2019) Hayvan ve İnsan Üzerine İki Ders (Norgunk Yayıncılık)


Bu yazı TEB Oyun Dergisi’nin 46. sayısında yayınlanmıştır. Dergiye buradan ulaşabilirsiniz.

Miran Bulut

Yazar Hakkında /

Lütfen birkaç kelime yazıp Enter'a basın